Politik Hayvan

Ya Sahi bir Metin Feyzioğlu vardı, noooldu ona?

Cumhurbaşkanımızın adalet reformunu anlattığı toplantı da çekilen ve Cumhurbaşkanımızla ülkemizin önde gelen avukatlarından Metin Feyzioğlu’nun birbirlerine muhabbetle bakan fotoğraflarını görünce büyük hukukçu rahmetli Bülent Tanör’ün deyimi ile makarayı bir anda geriye sardım. Hem de baya geriye…

Askeri Darbeyi Kutsayan Büyük Hukuk Hocalarımız

Tarih 27 Mayıs 1960.

Darbeciler endişeli, bir iş yapmışlar ama biliyorlar ki toplumun en azından yarısı bu işi tasvip etmiyor.

Özgürlük için yaptık diyorlar; fakat öyle ya da böyle seçilmiş hükümeti kaba kuvvetle indiriyorlar. Yani seçme özgürlüğünü ortadan kaldırıyorlar.

Hatta belki kafalarından ulan bir halt ettik de gidip el öpüp özür mü dilesek diye düşünen bile olmuştur. İyi olurdu, hem söz verirlerdi bir daha yaramazlık yapmayacaklarına.

Kafayı çalıştırın, Mustafa Kemal Paşa’nın ordusundasın, Paşam da açıkça siyaset yapacaksanız üniformanızı çıkaracaksınız diyor ve ilk kendi çıkarıyor. Paşam Rahmetli herkes gibi şahit olmuş İttihat ve Terakki’ye ve o okuduğu kitaplardan oluşan dev kütüphanesinde kesin Yeniçerinin başkaldırılarını anlatan kitapları da vardı.

Yani demem o ki; ordunun siyasete girmesinin sonuçlarını iyi kavramış. Ama galiba sadece o ders çıkarmış bunlardan.

Neyse sağlam bir gerekçe lazım. Öyle bişey olmalı ki sanki her demokratik toplumda bu tür şeyler olabilir diye düşünülmeli.

Neyseki bu iç karartıcı hava 1 gün bile sürmüyor. Darbenin ertesi günü yani 28 Mayıs 1960’da Rektör de dahil olmak üzere İstanbul Üniversitesi’nden bir grup hoca öyle bir rapor hazırlıyorlar ki; darbeciler de ne dert, ne endişe ne de tasa kalıyor. Sanırım onlar da ders çıkaramamışlar; ama sorsan “en birinci Atatürkçü benim” derler. Ki diyorlardı da .

Size rapordan bir kesit sunacağım, sanırım ne demek istediğimi daha net anlayabilirsiniz: “Bugün içinde bulunduğumuz durumu adi bir siyasi bir hükümet darbesi saymak doğru değildir… Milli Birlik Komitesi hareketini, yani, devlet müessese ve kuvvetlerinin idareyi ele almasını bu mecburiyetin, yani devlet nizamını bozan, halkı birbirine düşürerek anarşiye yol açan, sosyal müesseseleri işleyemez bir hale koyan ve bu müesseselerin ahlaki temellerini yok etmeye çalışan fiili bir durumu önleyerek meşru ve sosyal nizamı tekrar kurmak ihtiyacının bir neticesi sayıyoruz…”

İnsan zekası nelere kadir. Verdi mi Yaradan veriyorda veriyor, veriyor da veriyor. Canın mı sıkkın? dert değil şimdi bile gece yatmadan 99 kere bu rapor oku ne dert ne cefa. Denedim oluyor.

Dünya Hukuk ve Demokrasi Literatürüne Armağanım olsun: Darbeli Demokrasi…Hadi iyisiniz yine

Şimdi bıyık altından gülerek ne lan bu “darbeli matkap” reklam sloganı gibi dediğinizi duyuyor gibiyim. Tamam çağrışım yaptığını kabul ediyorum ama yıllardır gizliden gizliye takip edilen bu doktrine ben isim vermeye kalkınca ancak bu çıkıyor. Bir de diğer yönü var bu işin. Bu doktrin öyle kolay anlaşılır birşey değil. Misal ben. Hukuk Fakültesi’ni onaltı senede bitirmiş biri olarak hala darbeli demokrasi kavramını tam anlayamıyorum.

Hatta açıkça bu cahilliğimi ifade edip sorduğumda büyüklerime, benim bile anlayabileceğim bir açıklamada bulundular. “Bak evladım Atatürk ne demiş; bir gün ilim ve fen benim dediklerimden farklı bişey söyleyecek olursa, beni değil ilimi fenni takip edin. Yani Atatürk asker politikaya girmesin demiş ama bu şartlar altında ilim ve fen darbeyi gerekli kılıyor. Okumadın mı raporu? Bu hocalarımız gerçek birer Atatürkçü, bak Atatürk’ün dediğini yaptılar, onu değil ilim ve fenni takip ettiler”

Haaa diyorum laf çok uzamasın diye ama yine tam anlamadım. Ama analadığım birşey var, galiba Atatürk’ün koyduğu bakış açısını anlayan ve takip edenlerle, Kemalistim diyenlerin tarih içerisindeki en açık kırılma ya da ayrılma noktası 1960 darbesidir.

Ama bir de Recai Seçkin var

Bununla birlikte, o raporu hazırlayan hocaların tümünün de söz konusu öncü yaklaşımı anladıklarını ya da gönül verdiklerini düşünmüyorum. Birkaç hoca darbe öncesi demokrasi ile ilgili ateşli tavırları ve yazdıklarıyla ön plana çıkmıştır. Onlar bu metnin esas beyin takımıdır kanaatimce. Ama diğerleri yine de o metne imza atmışlardır. Nasıl atmasınlar ki?

Düşünün asker darbe yapmış hem de halkın çoğunluğunun arkasında olmadığını bilmesine rağmen. Üniversitedeki bir iki hocaya neler yapmaz? İnsanın aklına hersey geliyor. Kolay değil. Bunu samimiyetle söylüyorum. Herhalde bana da gelseler ben de imzayı basardım, hatta diğerlerinden daha büyük ve üstte olacak şekilde. Şövalye değilim ya. Beğenmiyor olabilirsiniz ama benim hayat felsefem bu; hatta atasözü bile var: “kocana göre bağla başını, harcına göre pişir aşını” 🙂

Ama sanırım o dönemde Yargıtay Başkanı olan Recai Seçkin ya bu yeni darbeli demokrasi doktrinini reddetmiş ya da entellektüel birikimi yeterli olmadığı için, dolayısıyla anlamadığından ve yine muhtemelen yukardaki atasözünü duymamış olacak ki, askerler gelip kapısını çaldığında “Merhum Adnan Menderes ve Arkadaşlarının Yargılanması” adlı traji komik parodide mahkeme başkanı olmayı reddetmiştir. Açık gerekçesini de şu sözlerle ifade etmiştir: “Bu uygulama benim hukuka olan saygıma aykırıdır, ben bunun başı olmam”

Bu da yetmemiş Yargıtay başkanlığı görevinden de istifa etmiştir. Buna karşın çok da rahmetle anamayacağım Salim Başol, rolün boşa çıktığını görünce gerçekten bir insan için çok da kolay olmayan bu rolü fedakarca oynamıştır.

Netekim, Kenan Paşa’ya Fahri Hukuk Doktorası ve Profesörlük Ünvanı bile verildi

Makara sardıkça bu eksende bir sürü örnek aklıma geliyor tabi. Ama hepsini yazıp da boğacak değilim sizi. Onun için hemen ikinci adrese geçiyorum 1980 darbesi. Ve yine üniversiteler.

Darbe yapıldıktan sonra millet büyük bir huzura kavuştuğundan, bilinçli vatandaşlar Kenan Evren ve çetesine teşekkür kuyruğuna girmiştir. Ama bu kuyruğu gören Atatürk Üniversitesi yönetimi, minnetimizi herkesten önce bildirmeliyiz ama ne yapmalıyız diye düşünürken sonunda müthiş bir fikir bulmuş. Basit. Telgraf.

Bugünkü gençlerin anlayacağı şekilde söylemek gerekirse, telgraf günümüzde whatsapptan mesaj göndermek gibi bir şey. Arada iki fark var, bunlardan ilki çok gevezelik yapamıyorsun oldukça kısa yazman gerekli çünkü mors alfabesi ile iletiliyor ve deşifre olması gerek. İkincisi ise; telefona değil postaneye gidip telgrafın başındaki memura söylüyorsun o yazıyor. O da kime göndermek istiyorsan adresi alıyor ve gönderiyor.

Bugüne adapte edecek olursak mesaj muhtemelen şu şekilde olabilirdi:

Mrb. Paşam. 😍Ne iyi yaptınız da yönetime el koydunuz. Hepimiz şimdi çok mutlu ve huzurluyuz. Bu arada bir emriniz var mıydı? Siz çaldırın biz ararız. Kontörler bitmesin. Hürmet ederim, saygılarımı sunarım, ellerinizden öperim.👅👅👅❤❤❤🙏🙏🙏🙏

E üniversite burası zeki adam kaynıyor. Telgrafı çekmek suretiyle, Netekim Paşa’dan randevu almayı beklemeden adeta sıraya kaynak yapılıyor. Tabi teşekkür etmeyi bekleyen diğer üniversite rektörleri lan bu bizim aklımıza niye daha önceden gelmedi diye dövünüyorlar.

Fakat darbelerdeki tarihi misyonuna ve geliştirdiği darbeli demokrasi doktrinine sahip çıkan İstanbul Üniversitesi çıtayı bir üst basamağa taşıyor. Madem telgraf işini kaçırdık biz de Paşa’ya Fahri Hukuk doktorası veririz o da yetmez bir de fahri profesörlük ünvanı veririz demiş.

Rivayet olunur ki; hızını alamayan bir hoca ünvanları yeterli bulmamış olacak ki; bir de fahri rektörlük ünvanı verilmesini teklif etmiş. İlk başta heyecanla ve alkışlarla karşılanan bu öneri, sonradan şimdi bunu akıl edemeyen diğer üniversiteler bizi kötülemek için yalakalık iddiasında bulunur diye düşünüp üzüntü ile reddetmişler. Yani sadece doktora ve profesörlük ünvanı ile yetinmişlerdir.

Ben bu hikayeye inanmıyorum. Çünkü eğer akıllarına fahri rektörlük ünvanı gelseydi, mutlaka verirlerdi. Zira Netekim Paşa, bu ülkede hepsini hak eden ender şahsiyetlerden biridir. Darbe sevinci ve heyecanıyla düşünememişlerdir. Olur olur. Niyet önemli.

Darbeli Demokrasi doktrinin genç neferlerinden bir anayasa hukuku asistanı da kutlama telgrafı çekmeye kalkmış

Bu hadise oldukça sahih kaynaklara dayanılarak rivayet edilmiştir. Yazar hadise uydurmamaktadır. Ama doğruluğunu da garanti edemez. Çünkü ben bu girişim yapıldığında daha kısa donumla düz yolda bile yürüyemiyordum. Ama olaya şahit olduğunu iddia eden o dönemin asistanları; ama bugünün hocalarının yalancısıyım. Hepsi yemim billah ederek anlattılar. Günahları boynuna.

Bir kaynağa göre genç asistan arkadaşımız, herhalde darbeli demokrasi doktrinine fena halde kendisini kaptırmış olacak ki; dünya gözüyle bir darbe yapılmasına şahit olmasının heyacanıyla, minnetini Netekim Paşa’ya telgrafla iletmek istemiş.

Bir başka sahih kaynakta ise; kendisi de anayasa hukukçusu olan hocası bakmış, bu asistan doktrini tam anlamıyor ama iyi niyetli, bir işe yarasın bari diyerek kendisinden üniversite içindeki tüm asistanları organize ederek darbe yaptığı için teşekkür edilmek üzere imza toplamasını istediği belirtilmektedir. Ayrıca hocasının biraz aksi ve sinirli olduğu da vurgulanmaktadır.

Sonuç olarak bu asistan istediği desteği toplayabildi mi, telgrafı gönderebildi mi ya da tek başına mı yolladı ya da hiç yollayamadı mı bilmiyorum. Çünkü kaynaklarda belirtilmiyor.

Ben olsam ne yapardım?

Napardım biliyor musunuz? Direk giderdim hocama, hiçbir asistana sormadan, hocam derdim diğer asistanlara sordum hepsi cahil ve nankör kimse imza vermiyor. Onun için tek başıma çektim telgrafı derdim ve çekerdim.

Buradan çıkaracağımız hayat dersi ne peki? Kapına şans gelince hazır olacaksın. Her insanın önüne bu tür şanslar çıkmıyor. Çıktığında da affetmeyeceksin. Sanırım bu arkadaş bu şansı ıskalamış. Eğer yapmış olsaydı bugün bu arkadaşımız da Netekim Paşa kadar olmasa da; kadirşinaslığı, vefakarlığı ve de minnetbilir tavrı nedeniyle dualarımızı alırdı.

Kim mi bu hoca? Biliyorum ama söylemem. Çünkü elimde belge yok. Sadece o dönemki arkadaşlarının beyanları var. Adam tutup şimdi dava açsa ve konuşan hocalar valla ben birşey demedim dese anında davayı kaybederim. E cepte para yok, siteye reklam veren yok, tazminatı nasıl ödeyeceğim ben? Çok merak ediyorsanız sıranın başından başlayarak pamuk elleri cebe atın da ödemek zorunda kalabileceğim parayı denkleştirin. Beleş bilgi buraya kadar dostlar 🙂

Origami eşrafından yakışıklı hocamız Süheyl Batum

Süheyl Batum hocamız. Gerçekten mükemmel bir anlatım kabiliyeti olan, bilgi olarak da benim ölçmem haddim değil ama gerçekten dopdolu bir insan ve ben öğrenciyken nerdeyse tüm kızların aşık olduğu, bu nedenle sinir bozucu, hep güzel giyinen, lord gibi bir adam.

Nostalji oldu biraz. Öğrenciyken kıskanıyordum hocayı yukarıda saydığım nedenlerle ama hala kıskanıyor olduğumu şimdi, yazarken anladım. Oysa psikoloğum o dönem erkek öğrencilerinin tümünde görülen ve literatüre “Batum kompleksi” diye geçen sendromu ilk atlatanlardan olduğumu söylemişti. Değilmiş ne yazık ki.

Ama bu onun suçu değil ki. Arkadaş nerede anayasacı görsem hep havalı. Okuduklarından mı nedir? Hayır zaten diğer kürsülere göre 3 sıfır önde başlıyorlar. Gözünün önüne getir şu diyaloğu; hangi kürsüde hocasın Anayasa vav vav vav. Yanındakine soruyorsun; yazık neredeyse utanacak gibi tiz kısık bir sesle icra iflas diyor. Haciz maciz ıvır zıvır işler. Eee anayasacının bu özgüveni de, eğer tip de müsaitse görünüşe yansıyor.

Mesela rahmetli Bakır Çağlar Hoca ve tabi Naz Çavuşoğlu hocamız karizmanın doruğundaki isimler. Neyse uzatmayalım, hepsini toptan kıskanmaya başlıcam şimdi. Konumuza gelirsek niye Süheyl Batum hocamız aklıma geldi onu söyleyim. Kağıt kaplanları yüzünden.

Kağıt Kaplanlı Demokrasi

Hatırlayın bundan birkaç yıl önce, hocanın meşhur ordumuzla ilgili yaptığı bir kağıt kaplan benzetmesi vardı. Malum Ergenekon ve Balyoz davaları çerçevesinde birçok ordu mensubu mağdur edildi. Hiç kimse bu mağduriyetler karşısında üç maymunu oynamamalı. Hoca da bu durumu protesto etmek için sinirle meğer ordumuz kağıttan kaplanmış dedi. Şimdi ordumuz kağıttan değil de gerçekten kaplan olsaydı ne fark olurdu diye düşünüyor insan. Beynimdeki az sayıdaki hücre bile hemen darbe yapmaları gerektiğini söylüyor. Yani hoca darbeci mi?

Ne darbecisi, kuru iftira

Ama bunda benim kabahatim yok. Yeminle. Uzun yıllar onunla beraber çalışmış arkadaşlarının suçu var. Çünkü haber çıkar çıkmaz bizim Süheyl ordu darbe yapsın diyor galiba diye pis pis gülerek bir değerlendirmede bulundular. Sanki hocada darbe fetişi var. Ben de hiç beklememe rağmen bir an buna inandım. Ama sonra bir aydınlanma yaşadım ve bu ithamın iftiradan başka bir şey olamayacağını anladım. Ve düşüncelerimden utandım. Ama hocalarıma da kızmadım. Onlar da haklılar.

Niye mi? Ben öğrenciyken ve şu anda da, yeni idrak ettiğim üzere, Süheyl Hoca’yı kıskanıyorum. Bu adamlar yıllardır hep Süheyl hoca ile iç içeler. Onun yakışıklılığı ve karizması karşısında elbette onlar da Batum kompleksi yaşamaktadırlar. Dayanılır şey değil. Evliya sabrı olmalı. Bu nedenle gayet insani ve istemsizce hocaya iftira attılar.

Nitekim, Süheyl hoca sonradan sadece ordumuzun güçsüzleştirildiğini ifade etmek istediğini söyledi de ben de bütünüyle rahatladım. Bir dönem kandırıldım kabul ediyorum. Ama hocam siz de beni anlayın bu ülkede kimler üst üste kaç defa kandırıldı. Fakat ben yine de düşüncelerimden dolayı sizden özür diliyorum.

Ya demem o ki; bir Metin Feyzioğlu vardı başlıkta unuttuk onu, sahi noldu ona?

Aslında Murat Yetkin’in Metin Feyzioğlu ile ilgili bir yazısınıhttps://yetkinreport.com/2019/05/31/feyzioglunun-erdogana-yesil-pasaport-alkisi-ve-yargi-reformu/ okuduğumda kalemi elime almıştım ve geçmişe bakınca bir sürü farklı kişi geldi aklıma. Murat Yetkin ne diyor özetle? Metin Bey zamanında CHP’nin yakın dönemki yeni genel başkanı olarak görülüyordu, sıkı bir Ak Parti muhalifiydi ve aradaki gerilim Mayıs 2014 Danıştay’ın 146. kuruluş yıldönümü töreninde hat safaya çıkmıştı.

Şimdi ise sanki bu genel başkanlık rüyasına İmamoğlu El fatiha okumuş gibi görünüyor. Dolayısıyla Murat Yetkin şunu söylüyor; yakında Metin Bey AK Parti’nin Kayseri milletvekili olarak görürsek şaşırmayız. Bir nevi dönme imasında bulunuyor ya da oportünist bir yaklaşım kokusu var diyor. Ya da ben tamamiyle yanlış anladım. Eğer yanlış anladıysam kendisinden özür dilerim. Fesatlığıma verin.

Ama ben aynı kanaatte değilim. Baştan söyleyim. Sayın Cumhurbaşkanımız ile Metin Bey’in beraber verdikleri sıcak görüntü, kameralara yansıyan muhabbet dolu bakışlar ve Metin Bey’in Cumhurbaşkanımızı içten alkışlamasının nedeni aslında avukatlara sınırlı da olsa yeşil pasaport verilmesinin yarattığı mutluluk ve sinerjidir.

Haa, Murat Bey’in dediği de olabilir. Metin Bey düşünmüş taşınmış aslında CHP’nin önerdiği politikaların hatalı olduğunu, bu zamana kadar takip ettiği ideolojik yaklaşımın ne kadar yanlış olduğunu yeni kavramış olabilir. Ve siyasi çizgisini değiştirebilir.

Yani bu işin dersini veren, kitabını yazan anlı şanlı akademisyenlerimizin de keskin fikir dönüşleri yaşandığını biliyoruz. Metin Bey daha genç, kalıplaşmış bir düşünce yapısı olmayabilir; ve kendisini tanımlayan bir dünya bakışını yeni yeni keşfediyor olabilir. Bu yaşta; ki çok olmamalı, (yaşını bilmiyorum hep aynı kalmayı başarıyor eğer yaşlıysa vampir olmasından şüpheleniyorum) bu tür değişiklikler olabilir. Hemen döndü gibi yakışıksız ve çirkin itham ve imalarda bulunmayalım lütfen.

Ama yine söylüyorum. Pasaport sevinci pasaport. Yıllardır avukatlarımızın yaşadığı en büyük problem buydu. Yeşil pasaport sorununun çözümü ile adalet sistemimizin nasıl çağ atlayacağını zaman içerisinde göreceksiniz. Bırakın buna katkıda bulunanlara en içten sevgimizi gösterebilelim.

Siz yanlış anladınız Murat Bey, üzgünüm, ya da ben sizi.

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: