Genel,  Kafaya Takılanlar

Her Zaman Bedel Ödeyen Tarafta Olmak

Seferberlik ilan ediliyor ve köye asker toplamaya geliniyor. Önlerine gelen ilk kapıyı çalıyorlar. Yaşlıca bir kadın kapıyı açıyor. Görevliler durumu anlatıyor ve evin büyük oğlunu askere alıyorlar.

Büyük oğul dönmüyor.

Aradan zaman geçiyor yine seferberlik ilan ediliyor, görevliler yine aynı kapıyı çalıyor ve biraz daha yaşlanan kadın kapıyı açıyor. Ve ikinci oğlu da gidiyor savaşa.

O da dönmüyor.

Yine savaş çıkıyor. Aynı sahne tekrarlanıyor. Kaybettiği iki oğlunun acısıyla iyice çökmüş kadının en küçük ve son erkek çocuğu da askere alınıyor ve evden ayrılıyorlar.

Kadın dayanamayıp sesleniyor arkalarından; “Heyyy baksanıza !!!!”

Görevliler duruyor ve kadına bakıyor.

Kadın tek bir cümleyle olayı özetliyor: “Yanınızdaki benim son çocuğumdu. Hükümete söyleyin, artık bana güvenerek başka bir savaşa daha girmesin”

Hep sorumluluk alan ve faturayı ödeyen tarafta olmak

Hikaye doğru ya da uydurma olabilir. Ama ilk duyduğumda o yaşlı kadının askere giden son oğlu gibi hissettim. Hep fatura ödemek zorunda kalan diğer sıradan insanlar gibi.

Hatta hemen gözümün önüne benim askerlik dönemim geldi.

Çatışmaların ve gerilimin en sıcak yaşandığı bölgelerden birinde 1 yıl askerlik yaptım. Ama karakollarda değildim, bir adım gerisinde; yani gerçekten çatışmaya giren askerlerin 3-4 km gerisinde.

Dikkatimi çeken iki şey olmuştu. İlki tugayın neredeyse yarısının ramazan isminde olması, ikincisi ise orada tanıdığım erlerin tümünün Anadolu’nun ücra yerlerinden gelmiş olmasıydı.

Cahil kelimesinin sözlük karşılığı olan; yani okuma yazma bilmeyen, genç insanlarla ilk kez orada tanıştım.

Belki Genel Kurmay Başkanlığı’nın istediği gibi değil ama askerlik gerçekten çok şey katmıştır hayatıma. Bir tugay dolusu fatura ödemeye hazır, sorumluluk alan, belki çoğu hayatında ilk kez köyünden çıkmış genci gördüm orada.

İçselleştirilen ve doğal hale gelen bir sorumluluk

Mesele askerliği kimin nerede yaptığı değil. Askerlik de değil.

Ortak sorunlarımız söz konusu olduğunda nedense toplumun bir kesimi doğal sorumlu olarak görülüyor ve bu olağanlaştırılıyor.

Ekonomi zora girer çalışanlar işinden olur ya da kemer sıkmak zorunda kalır.

Karşı değilim sakın yanlış anlaşılmasın ama örneğin yurt dışından gelen yoğun göçün olumsuz etkisi yine sıradan insana biner. Yaşadığı çevrede değişir, dilini bile bilmediği birçok yeni komşusu oluverir bir gecede, asayiş sorunu çıkar, anlaşmazlıklar olur vs.

Çünkü o ülkenin sıradan insanı Etiler’de zaten ikamet edemez. Sadece sıradan olmayanları orada yaşayabilir onlar da bizim sorun olarak dile getirdiğimiz şeyleri yapmaz ya da yapsa bile kapatabilir.

Ya da eğitim müfredatı her yıl değişir ve her seferinde sabır istenir. Sıradan insan ne yapacağını şaşırır ama sıradan olmayan için sorun yoktur.

Zaten yurt dışında çocuğunu okutur ya da yollamaya niyeti yoksa istediği gibi hoca tutar çocuğunu yetiştirir.

Ben bu kadarını söyleyim. Bu liste uzar gider.

En son bize görev tebliğ eden muhterem; Athena’lı Gökhan Özoğuz

Batı tarzı marjinal bir görüntüsünün altında, gazetelerin yalancısıyım, tarikat mensubu bir kişi olduğu iddia ediliyor.

Atatürkçü sanırım aynı zamanda.

Yani neredeyse Turgut Özal’ın Anavatan Partisi’nin insan hali.

Hangi görevi tebliğ ediyor muhterem? Su tasarrufu. 25 litre belgeseliyle.

Gerçek bir soruna parmak basıyor. Kabul.

Eğer suyu doğru kullanmazsak 20-30 sene içerisinde su sıkıntısı çıkacağı da kabul.

E neye itiraz ediyorum ben? Biraz daha sabır aşağıda sıralayacağım

Bir bulaşık makinası deterjanı satan firmanın sponsorluğunda çevrecilik ancak bu kadar olur sanırım

Hedef kitle kim? Ortalama vatandaş.

Öneriler kime? Firmanın hazırladığı web sitesine bakarsanız, sifon kullanma, duş başlığını değiştir, az yıkan gibi sıradan insanın hayatında yapabileceği değişikler vurgulanıyor.

Öz olarak 25 litre neyine yetmiyora geliyor.

Az harcasın topluluk suyu da tasarruf yapalım deniyor.

Tabi mutlaka bulaşık makinası ve doğal olarak deterjanı kullanılmalı. Bu çevrecilik için şart.

Sponsor için de.

Tamam yukarda belirttiğiniz önlemleri alalım sorun yok.

Ama belgeselde neden suyun sadece keyif ya da gösteriş için deli gibi harcandığı, örneğin golf sahalarından bahsedilmiyor.

Ya da kendi evlerinde kişisel havuzları olanlara, suyumuz bitiyor be adam nasıl tonlarca suyu 10 dk yüzmek için kullanıyorsun denmiyor?

Yine liste uzar bu konuda. Ama bu soruların muhattabı ben değilim.

Ortalama bir vatandaş da değil. Muhtemelen bu nedenle su tasarrufu konusunda yukarıda saydığımız ve çoğaltabileceğimiz örnekler dile getirilmiyor.

Hadi geçtim onu, bu ekonomik güce sahip olan insanları 25 litre ile hadi bir 25 de benden olsun 50 litre su ile yaşatabileceğinizi düşünüyor musunuz?

Mesele şu; neden sizin idealist yaklaşımınızın kapsama alanına sadece sıradan insanlar giriyor?

Evinde sadece duş yapan adamın harcadığı su size dert oluyor da keyif ve gösteriş için harcanan tonlarca su için üç maymunu oynuyorsunuz?

Yani biz tasarruf yapalım, siz golfünüzü oynamaya, havuzlarınızda yüzmeye ya da keyfiniz nasıl isterse suyu kullanmaya devam edin gönül rahatlığı ile. 25 litre bizim neyimize yetmez ki? Öyle mi?

İlber Hoca ile Gökhan arkadaşımızı belgeselde konuşurken görünce, istemsizce güldüm

Su sıkıntısının temel nedeni çok harcanması değil küresel ısınmadır.

Küresel ısınmaya neden olan şey ise fosil yakıt kullanımıdır esas olarak.

Fakat;

Gökhan Bey 4çarpı4 baya büyük motorlu bir jeep kullanıyor. Yanlış anlamayın dağ tepe gezerken değil, şehir içerisinde. Ekranda gördük. Üstelik bu belgesel için gezerken.

Bu araç sanki bolca karbon salımı için üretilmiş. Yani su sıkıntısı ile saldığı karbonun arasında illiyet bağı çok açık şekilde var.

Başka bir sahnede ise, kendisini çok iyi tanımıyorum ama oyuncuymuş galiba Google öyle dedi, Özge Özpirinççi ile sohbet ediyor Gökhan Bey.

Konuştukları ortamda yine sadece estetik kaygı ile yakılan lambaların sayısını sayamadım. Çekim için kullanılanlar değil.

Bana bir komik geldi bu iki şahsın çevrecilik ile ilgili duyarlı konuşmaları.

Bir de, Google da arama yaparken aynı hanımefendinin yine dört çarpı dört bir karbon makinası kullandığını gördüm. O da şehir içinde kullanıyor, üstelik galiba alkollü şekilde kullanmaktan ehliyetine el konulmuş bir ara.

Açık Radyo ve Ömer Madra’ya kulak kabartsa bir iki gün yeterdi

Ama belgeselin tanıtım videolarının birinde Gökhan Bey okurken sıkıldığını onun için kitaptan ziyade belgesel seyretmenin daha güzel olduğunu belirtiyor yanlış hatırlamıyorsam. Özge Hanım da herhalde benzer bir durumdadır.

Onlara minik bir tavsiye; okumak mümkün olmuyorsa illa belgesel izlemenize de gerek yok. Açın Açık Radyoyu, dinleyin Ömer Madra’yı çok değil bir iki gün. Nerede hata yaptığınızı anlarsınız.

Zaten belgeselde bir iki dakika konuşmasına da yer vermişsiniz.

Tanıyorsunuzdur.

Ama belgeselinizde yer verdiğiniz insanın ne dediğini azıcık da olsa araştıracak kadar merak etmemişsiniz o ayrı bir çelişki.

Kısaca;

Bu arkadaşların konuyu ne ölçüde ciddiye aldıkları bir yana,

Acaba bu iki arkadaş hayatlarını değiştirecek mi bizden söz istedikten sonra.

25 litre ile önce siz yaşayın demiyorum.

Ama, mesela; pahalı karbon canavarı jeeplerinizi satıp karbon salınımı düşük araçlar alacak mısınız?

Bu iki kanaat önderimizden beklentim bu. Ben sonra duş başlığını değiştiririm. Söz.

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: