Politik Hayvan

Erdoğan’dan İmamoğlu’na; seçim hastalığım nüks etti

Düşünün bakkala gidiyorsunuz.

Bir kilo pirinç istiyorsunuz. Eve gelip bakınca yarısı taş çıkıyor; bir de pilavı yerken o taşlardan biri dişinizi kırıyor.

Naparsın? Gider bakkaldan hesap sorarsın.

Bakkal sana dese ki, abi benim suçum yok toptancı beni kandırdı. Tamam dersin belki. Hata yapabilir.

Sonra gitmişken süt aldığını düşün. Eve geldiğinde bir bakmışsın ki; süt ekşimiş.

Naparsın? Gidersin bakkala ve kırdığın dişten sonra bir de sütle beni mi zehirleyeceksin diye sormaz mısın?

Sorarsın. Ama bakkal, haklısın abi ama sütçü beni kandırdı dese naparsın?

İyi niyetle düşünüp, galiba bizim bakkal biraz saf, yazık kandırıyorlar dersin ama bir sonraki seferde daha dikkatli alırsın ne alacaksan.

Ve aklına gelmiş peynir yok evde. Ama bu sefer en azından tedbirli olarak son kullanma tarihine bakarak seçersin peyniri.

Sonra eve gelip açtığında, küflendiğini görsen peyniri, naparsın?

E yeter artık deyip kapısına dayanırsın bakkalın. Bakkal yine abi benim suçum yok peynirci beni kandırdı dese, bu sefer herhalde yeter ama deyip, en iyi ihtimalde bir daha o bakkaldan herhangi bir şey almazsın.

Gerçek hayatta hiç kimse 4. sefer bakkala gideceğini söylemesin bana.

Ama politik hayata baktığımızda durum nasıl?

2000 yılından beri hükümetlerimiz hep kandırdığını söylemedi mi?

Ben söylemiyorum bunu, bizzat hükümet edenler söylüyor.

Meseleleri mesele yapmazsak ortada mesele kalmaz

Bu özlü sözün sahibi Süleyman Demirel’dir.

Çok partili siyasal hayata geçtiğimiz günden beri benim gördüğüm üçüncü büyük siyasetçi. Ama dikkat edin devlet adamı demiyorum.

Naçizane benim yaptığım değerlendirmeye göre ikinci sırada Adnan Menderes, ilk sırada ise hiç tartışmasız Tayyip Erdoğan var.

Herneyse. Demirel’in bir başka sözü ise Türkiye’deki siyasetin temel prensiplerinden birini anlatıyor; “siyasette 24 saat çok uzun bir süredir” veya bu anlamda bir başkası “dün dündür, bugün bugündür”.

Demirel bu sözleri ne zaman söyledi? Siyasal söylemindeki keskin değişiklikleri açıklayabilmek için. Yani ona göre gerçek hayatta bize ters gelen şeyler siyasette yarattığımız gerçeklikte olağan kabul edilebilir. Zaten siyaset dediğin gerçeklik yaratma sanatıdır bir nevi. En azından bu bakış açısına göre.

Ben Demirel’le aynı fikirde değilim; ama bunun bir önemi yok çünkü Türkiye’de siyasetin kabul gören prensiplerinden birisi bu.

Fakat yine de son 16 yıldır, Demirel’i bile zorlayacak keskin dönüşlere şahit oluyoruz.

Sayayım mı?

Kardeşim Esad’tan, katil Esed’e diye başlayabilirim. Ama zaten bilinen bir şeyin tekrar edilmesine gerek yok. İdeolojik yaklaşımlardan günlük politikaya kadar sürekli bir değişkenlik.

Belki de bunları mesele yapmamalıyız. Bilmiyorum. Ama elimde değil yapıyorum. Çünkü oy verirken vaadedilen neyse iktidar olunca da o vaadi takip etmesini bekliyorum ben.

Bana göre tabi, seçimi kazanmak ya da iktidarda kalmak amaç değil; sadece vaadedilenleri hayata geçirebilmenin yolu olmalı.

Fazla mı prensipli ve aptalca? Ya da beklentim çok mu yüksek Türkiye siyasetine ilişkin ? Belki. Ama benim beklentim bu. Aksini düşünene de bişey diyemem.

Şimdi de İmamoğlu çıktı sahneye

Yerel seçim öncesi pat diye Ekrem İmamoğlu sanki paketlenmiş ve ambalajlanmış gibi çıktı sahneye.

Kimdir bu şahıs?

Yeminle adını bile duymamıştım.

Belki mütahit olsam, İstanbul’un en yoğun yapılaşmasının olduğu Beylikdüzü’nün eski belediye başkanının ismini duyardım.

Herkes bir anda peşine takılmış durumda.

Bana sorarsanız iyi bir siyasal iletişim çalışması.

Toplumun özlem duyduğu hersey var.

Bir kere soyadı baştan kazandırıyor; İmamoğlu. Muhafazakar kesimin yüreğini ısıtıyor.

Kavgacı değil, mizah duygusu olduğunu hafiften hissettiriyor ki gerilimden herhalde bıkmayan kalmamıştır.

Somut vaadleri ve eleştirileri var.

Ve davranışları mütevazi birisi olduğu izlenimi uyandırıyor. Yoksa eyyy sen haddini bil tavrı yok.

Buraya kadar güzel.

Ama nereden çıktı bu adam?

Aynı hissi Tayyip Erdoğan’ın ilk resmini gördüğüm öğrencilik yıllarda da yaşamıştım. Yurttan çıktık yerel seçim öncesi tam karşımızda koca bir afiş.

Yanımda Ersen ve ona sordum kim bu adam biliyor musun?

Refah Partisi adayı. Kazanacak diyorlar.

Ben de hadi canım diyorum. Hem Refah Partili hem de tanınmayan bu adam seçimi kazanacak öyle mi? Mümkün değil.

Ama büyük konuşmamak lazım.

Bu seçim döneminde de aynısı oldu. Tek fark bu sefer Ersen’e değil başka bir arkadaşa sordum. Ve sonuçta İmamoğlu kazandı. Ama hakem golü vermedi. Şimdi maç tekrarlanacak.

Yine içime sinmeyen şeyler var

Yani siyaseti dedem gibi takip etmiyorum. Rahmetli tek kanal dönemi ajans dinleyeceğim diye kulakları duymadığından bütün apartmana ve bana, haberleri dinletirdi. O zamandan beri hiç öyle kulak kabartmadım.

Ama hiçbir şeyden de haberim yok değil. Ve nasıl oldu da bu kadar kısa sürede popüler hale geldi anlamıyorum. Beylikdüzü’nü cennete mi çevirdi? Orada yaşayanlara sormak lazım. Ama ben duymadım.

Beylikdüzü’nün şu anki halini bilmemem benim cehaletimden kaynaklanıyor. Fakat hoşuma gitmeyen başka şeyler de var. Mesela digiturkte son bir yıl içinde yeni kanallar peydah oldu. Ya da ben yeni farkettim.

Ve bunlar muhalif ya da en iyi ihtimalde objektif diyelim. Hele bir tanesi adını vereyeceğim çok fena muhalefet ediyor.

Şimdi diyecek ki tanıdıklarım; onca zaman medyanın tek sesliliğinden şikayet ediyordun şimdi muhalif televizyonlar çıkınca bundan niye rahatsız oluyorsun.

Rahatsızlığım muhalif olmasından değil zamanlamasının manidar olmasından. Pat diye karşımıza bir aday ambalajlanıp konuyor. Ve tam da bu sırada bu televizyonlar ortaya çıkıveriyor. Onca senedir neredeydiniz diye sormak geliyor içimden.

Bir de İmamoğlu’nun Fenerbahçe hikayesi var

Son zamanlarda bir video dönüyor. Feto’nun Fenerbahçe’ye kurduğu kumpasın ardından Aziz Baba tutuklanıyor, İmamoğlu Samanyolu Tv’ye çıkıyor ve eskiden şike kanıtlanmak istenmiyordu. Şimdi bunu isteyenler var ve ben onları kutluyorum diyor. Fenerbahçeli yöneticilerin ceza almasını beklemek yerine federasyonun hemen karar vermesi gerektiğini de ekliyor.

Yani işlendiği iddia edilen suçun ispatlanmasına gerek olmadan federasyon karar verilmelidir diyor. Çünkü diyor futbolun kendi kuralları var. Beklemeye gerek yok şeklinde bir yaklaşım üretiyor, o dönemdeki birçok kişi gibi.

Ben hukuk fakültesi mezunuyum ve sadece şunu söyleyebilirim; hukuk devleti anlayışı ile uzaktan yakından alakası yok bu ifadelerin. Ben okumadım ama belki kendisi yeni bir hukuk devleti doktrini üretiyordur.

Bu konudaki çalışmalarını kamuoyuyla paylaşırsa biz de cehaletimizden kurtulmuş oluruz.

Aksi takdirde başkan seçildiği takdirde yapacağı icraatlara, bu doktrini bilmemizin cehaletiyle, olumsuz değerlendirmelerde bulunabilir, hukuk devletine aykırı olduğunu şuursuzca ileri sürebiliriz.

Sahi 2011 yılı şampiyona kim İmamoğlu? Trabzon mu Fener mi?

Merak ediyorum, İmamoğlu hala aynı düşüncede mi?

Öyleyse nasıl Fenerbahçe stadına gitti?

Şimdiki başkanımız Ali Koç, haklı olarak Feto’nun kumpasına karşı savaşıyor. Yani Aziz baba gitti, dava bitti diye bir durum yok.

Eğer İmamoğlu aynı düşüncede değilse, o da kandırıldım tayfasına uyup özür mü diledi.

Ben duymadım. Belki dilemiştir.

Ve herkes hata yapabilir ve ikinci şans verilebilir. O zaman bir ölçüde stadımızda kendisinin misafir edilmesi anlaşılabilir.

Ama eğer öyle değilse, gerçekten bu düşüncedeki adamın Fenerbahçe’nin kalbinde işi ne?

Daha da kötüsü Fenerbahçe yönetimi buna nasıl izin veriyor?

Dürüst ve ilkeli bir siyasetçi izlenimi veren İmamoğlu bence gerçekten başlıktaki soruyu yanıtlamalı. 2011 şampiyonu kim? Takım adı söylesin yeter. Biz anlarız özür mü diliyor, yoksa aynı fikirde mi?

Tabi bir ihtimal daha var. O da sosyal medyada dönen bu videonun montaj olması. Mümkün mü? Elbette. Eğer öyleyse şimdiden kendisinden özür diliyorum.

Gerçekten Beka meselesi mi bu seçim?

Bana her iki taraf açısından da yapay gelen söylemler ve davranışları düşünürken aklıma bu soru geldi. Açık söyleyim. İlk bu lafı duyduğumda komik bir seçim stratejisi gibi geldi.

Yani belediye seçimi ile beka sorunu nasıl bağlanabilir diye.

Ama Cumhurbaşkanımız bu hafta sahaya indi ve konuşmasından yine Türkiye üzerinde yabancıların oyunlarından bahsetti.

Hatta Sisi düşüncesine mi oy vereceksiniz yoksa Yıldırım’a mı diye sordu açıkça.

Eğer seçim tekrarlanmasaydı bu düşünceye göre yabancılar, yani Sisi’nin arkasıdakiler seçimi kazanmış olacaktı.

Daha açık bir ifade ile dış nifaklar Türkiye’de seçim sonucunu tayin edebilecek güçlere sahip olduğunu daha net anlaşılmış olacaktı.

Ama burada bir soru kafama takılıyor. Yüzyılın başından beri Sayın Erdoğan iktidar. Eğer dış güçler bu kadar etkin olabiliyorsa, o halde söz konusu güçler yıllardır Erdoğan’ı mı destekliyordu?

Ben buna inanmıyorum. Bu ifadem çok açık. İma da filan bulunmuyorum.

Çünkü ben Atatürk’ün ve diğer kurucu babalarımızın bu devletin temeline attığı harcın herseye rağmen hala sapasağlam ayakta durduğunu düşünüyorum. Dışarıdan gelen müdahalelerle seçim sonucunun tayin edilmesi kimsenin haddi değil.

Son söz

Hastalığım tekrarladı bu seçimde yine. O kıymetli oyumu hakedecek bir aday bulamadım. Bana göre kötü seçenekler içerisinde en iyisini mi seçmeli, yoksa hiç vebal altına girmemeli mi? Bilmiyorum.

Ama bu seçimin benim için bir anlamı var. Tayyip Erdoğan’ın ilk belediye başkanı olduğu zaman seçilmez demiştim, seçildi. İmamoğlu aday olduğu zaman, seçilemez demiştim, seçildi. Ama iptal edildi. Şimdi seçim sonucunu öngörmede bu kadar başarısız olan biri olarak, bu seçim için öngörüm İmamoğlu galiba seçilecek. Pazar günü anlarız 🙂

Hadi hayırlısı…

Print Friendly, PDF & Email
%d blogcu bunu beğendi: